Aytül Akal Aytül Akal

Kitaplarımın Doğuş Hikayeleri

(1 Oylayın)

Tanıtım

Aytül Akal'ın kaleminden, kitaplarının doğuş hikayelerini ilgili kitap sayfalarında da bulabilirsiniz

MASALLAR VE KAPILAR (1990)
BÖLÜM I

Bir yazar arkadaşım, kitaplarımın doğuş hikayesi serisinde sözünü ettiğim "kapılar”a takılmış, “Asıl, zorladığın o kapıların hikayesini yazmalısın” dedi. Haklı... Yazar olmak isteyenler, bugün yazar ünvanıyla dolaşanların geçmişte hangi kapılardan nasıl geçtiğini bilirlerse, dosyalarının geri çevrilmesinden korkmamaları gerektiğini fark edebilirler. Hepimiz reddedildik. Hepimiz üzüldük. Ama önemli olan, tutkuların için direnmek… Bazen ağlaya ağlaya da olsa yılmadan, vazgeçmeden, inatla hayallerinin ardından koşmak... Yazar olmayı istemek bir karar mı, yoksa hiçbir şartta vazgeçmene izin vermeyecek bir tutku mu? Ben hep tutku olarak gördüm yazarlığımı, yoksa hayatın "dikenli yollarında” ısrarla yürümeye devam etmekteki inat nereden beslenebilirdi ki?

İlk kitabım Geceyi Sevmeyen Çocuk’u, büyük bir aşkla hazırlamıştım. Masalları çocuklarıma anlatırken onların akışı yönlendirmelerine izin vermiş, kimi masalın kahramanlarını birlikte oluşturmuştuk. Kitabın resimlerini, resme meraklı çocuklar çizmişti. Birbirinden farklı ölçülerde kâğıtlara, çocukların kendi tercihi olan renkler ve boyalarla yapılan bu resimleri renkli fotokopide büyütüp küçülterek (Ülkeye henüz gelmişti renkli fotokopi makineleri...), yazı için makasla kesip yer açarak, metni de daktiloda (henüz bilgisayar yok!) sütunlar halinde yazarak, dosyayı kabaca orijinal kitap görüntüsünde hazırlamıştım.
O dosyayı saklamamış mıyım, yoksa çok iyi saklamışım da ondan mı bulamıyorum bilemiyorum. Ama kabaca fikir vermesi için bu paylaşıma, 1996’dan sonra tek tek bastığım masalların fotokopi ile hazırladığım dosyalarını ekledim. Böylece 1990 yılındaki ciltli kitap hazırlığımla ilgili bir fikir verebilir diye…
İşte böyle fotokopilerle, kağıtları sayfa ölçüsünde keserek, metinleri ve resimleri de o sayfaya uyacak şekilde kese biçe... Renkli fotokopi çok pahalıya malolduğu için Geceyi Sevmeyen Çocuk’tan sonraki kitapların dosyalarını hep siyah beyaz olarak hazırlamıştım.
Böylece ilk dosya hazırdı. Artık sıra, yayımlanmasındaydı. Ama nasıl?

Ah nasıl…

BÖLÜM II

Dün ilk kitabımın maketini hazırlayıp onu nasıl bastıracağımın yollarını aradığımı yazmıştım.
Bugün, uğradığım ilk iki kapının öykülerini yazıyorum.

Kapı - 1 (1990)

Hayat Mecmuası (1974-1976) ve El Ele dergisinde (1976-1980) yazı işleri müdürüm olan rahmetli Mehmet Ali beyin Yeni Günaydın’a geçtiğini ve dosyayı ilk ona götürdüğümü, “Kitaplarımın Doğuş Hikayesi-3”’te ayrıntılı anlatmıştım. Gazetenin çıkarmayı planladığı haftalık çocuk dergisi Sobe'de yayımlanmak üzere masallarıma neredeyse el koyacaklardı ki, onlara yenilerini yazıp getireceğime dair söz vererek dosyamı geri alabildim. Ama Geceyi Sevmeyen Çocuk’u kitap olarak basma konusunda bana yardımcı olacak biri yoktu gazetede. Oradan düş kırıklığı ile çıksam da, onların sayesinde yeni masallar yazmayı sürdürmek zorunda kalmıştım.
O zamanlar, bir yerde yayımlanınca artık o metin sana ait olmaz, yayımlandığı yere ait olur sanıyordum. Elimdeki ilk kitabın masallarını bu yüzden sakınmıştım dergide yayımlamalarından. Meğer iş öyle değilmiş! Dergi için yazdığım masallar, sonraki yıllarda Canı Sıkılan Çocuk (1993), Kardeş İsteyen Çocuk (1994), Sabahı Boyayan Çocuk (1995) ve Masalları Arayan Çocuk (1997) adlı masal kitaplarına girdiler.

Kapı - 2 (1990)

Kapıların ikincisi, yıllardır çizgi roman çevirilerini yaptığım Tay Yayınları idi. Yayınevi sahibi Sezen bey masalları çok beğendi, basılabilir nitelikte olduğunu söyledi. Gidiyorum, geliyorum… Çevirileri alıyorum çevirileri götürüyorum… Benim kitaptan hiç ses yok… Dosya onlarda... Bekliyorum. Bekle bekle bekle…. Daha ne kadar bekleyecektim? Ne zaman basılacaktı?
Dosyanın kopyası falan yok, daktiloda tek sayfa yazmışım... Geri istersem kızıp basmaktan vazgeçer sanıyorum. Öylece bekliyorum. Sonunda bir gün çekine çekine ne zaman basılacağını sordum. Meğerse onlar basmayacakmış, ben gidip bir yayıncı bulmalıymışım! Onlar mı açık açık söylemediler, ben mi acemiliğim ve heyecanımla konuşulanları anlamamışım bilmiyorum. Ama önüme fırlatıp attıkları dosyayı aldım, oradan düş kırıklığı içinde ağlayarak çıktım.

BÖLÜM III

Kapı - 3 (1990)

Bu kapı, benim için en unutulmaz olanı. O sıra çok üzülsem de, daha sonra hayatımda büyük olasılıkla aklımın ucundan geçmeyecek birçok yöne doğru kapılar açtı bana (Uzaktan eğitimle Washington Üniversitesinde eğitim dalında lisans ve yüksek lisans gibi…)
Ya-Pa yayınları alanın zirvesindeydi o sıralar. Randevu alıp Turhan Özüduru ile görüşme imkanı bulmak bile başlı başına başarıydı. İş yerim Karaköy’de idi. Çalışıyor olduğumdan görüşmeleri hep öğle saatime denk düşürmek zorundaydım. Param sayılıydı, her yere yürüyerek gidiyordum. Yemek yiyecek vakit yoktu, yemeğe harcayacak param da.
Dosyamı sevgiyle göğsüme bastırıp, hızlı adımlarla Karaköy’den Cağaloğlu’na yürüdüm, Ya-Pa ofisinin daracık merdivenlerini heyecanla çıktım. Dosyamı Turhan beyin masasına koydum ve masalların severek okunacağından emin olduğumu, konularının ilginç, dilin mükemmel olduğunu, mutlaka basılması gerektiğini anlattım coşkuyla. Turhan bey pek etkilenmemişti, kitabın başlığını görür görmez kaşlarını çatıp “Olmamış!” dedi. Çocuklara olumsuz cümle kurulamazmış. Ne o öyle? Geceyi Sevmeyen Çocukmuş… “Geceyi Seven Çocuk” demeliymişim. Üstelik çocuk kitabında siyah kapak olmazmış, o da değişmeliymiş.

Bana öğretmen olup olmadığımı sordu. Değildim. “Pedagog?” Hayır o da değildim. Bir uzmana danışıp yazdıklarımı onaylatmış mıydım? Bu da olumsuzdu. O zaman nasıl çocuklar için yazmaya kalkışırmışım ki? “Biz kasaba çocuğuna da, dağ köyündeki çocuğa da sesleniyoruz,” deyip, benim gibi burjuva kadınlarının evde canlarının sıkıldığı için yazdığı, pedagoglar ve üniversite hocaları tarafından onaylanmamış metinlerle ülkenin her kesimindeki çocuklara seslenilemeyeceğini belirtti. Burjuvanın anlamını bilmiyordum. Neden ve nasıl böyle bir izlenim verdiğimi de... “Lütfen, kitabı açın...biraz okuyun... göreceksiniz,” diye yakardım. Yazdıklarıma güveniyordum. Israrım üzerine açtı, denk gelen sayfaya şöyle bir baktı. “Olmaaaz!” dedi. “Bu cümleler çok uzun.” 

“Olmaaaz!” dedi. “Bu cümleler çok uzun. Üniversite hocalarının ve pedagogların hepsi okul öncesi çocuklara kurulan cümlelerde beş sözcükten fazla olamaz diyor. Biz onların saptadığı kurallara göre kitap hazırlıyoruz, bu iş için onlara maaş ödüyoruz.” Nasıl yani BEŞ sözcük??? O kadar kolay vazgeçemezdim, kararlıydım, yaptığım işin doğru olduğundan yüzde yüz emindim. İnanıyordum ki okumaya başlasa, görecekti ki sözcüklerin sayısını saymaya fırsat bulamadan nehir gibi, su gibi akıp gidecekti cümleler… Israrı sürdürdüm. “Bakın bir iki paragraf okuyun, göreceksiniz...” Suda Oynamayı Kim Sevmez adlı masal açılmıştı önüne. Yüksek sesle okudu: “İyi ki annemin sözünü dinlememişim!” “Olmaaaz,” dedi azarlarcasına. " Böyle şey yazılamaz çocuklara.” Amanın, o da ne? Ben öyle bir cümle mi yazmışım? Olası değil! Nasıl yaparım? Kendimi ve ne yazdığımı çok iyi biliyorum. Ancak daktilo hatası olabilirdi.
Yerimden fırladım, yanına gittim, okudum: “İyi ki annemin sözünü dinlemişim!” yazıyordu sayfada.

Pedagog değildim, hayır. Ama eğer okuduğunu olumsuz görmeye başlamışsa biri, önyargısının algı kapılarını kapadığındandır diye anlayabilirdim; onu olumluya dönüştürmek artık benim haddim olmazdı…

Kitabı önünden çekip topladım, “Bir gün beş sözcüklü bir kitap yazarsam, size o zaman gelirim,” diye kendimce bir şeyler geveleyip kapıya koştum. Ağladığımı görsün istemedim. Merdivenlerden koşarak indim. Hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlayarak, Cağaloğlu’dan Karaköy’deki iş yerime kadar koştum koştum…
Yıllar… çok yıllar sonra Turhan Özüduru beni aradı. Okul öncesi alanda çocuklara verdiğim hizmet nedeniyle teşekkür plaketi verdi. (2015)

BÖLÜM IV

Bugün dördüncü kapıyı anlatacağım. Seri beş kapıda bitecek. Önümüzdeki hafta tatilde olacağım için paylaşımların arası fazla açılmasın diye Kapı serisini bu hafta sonuna kadar tamamlamaya çalışacağım.
Okunuyor mu yoksa okunmadan tıklanıp geçiyor mu bilmiyorum ama okuyanlara çok çok çok teşekkür ederim, emeklerimi boşa çıkarmadıkları için.

Kapı - 4 (1990 sonları)

Artık bendeki nasıl bir tutkuysa, vazgeçmek bir yana, motivasyonum, coşkum, heyecanım hâlâ içimde alev alevdi. Soruyorum soruşturuyorum, kitapçılara gidip araştırıyorum ama çocuk kitabı basan o kadar az yayınevi vardı ki… Yapı Kredi Bankası’nı önerdiler. Yayın yönetmeni Turhan Ilgaz* idi. Randevu aldım mı, öylesine kapıyı çalıp mı girdim, hatırlamıyorum. Turhan bey masasında oturuyordu, misafir koltuğunda oturan bey, kendisini Ergin Telci* diye tanıştırdı. Dosyamı gösterdim. İkisi anlamlı anlamlı bakıştı. “Tam da aradığın şey işte,” dedi Ergin Telci.
Meğer Yapı Kredi Yayınları, 1945 yılında Doğan Kardeş ile başlayan çocuk edebiyatında yeni bir atılım yapmak istiyormuş. “İşte bu!” dediler. Tam mutluluktan havaya uçmak üzereydim ki, “Önümüzdeki iki yılın planı dolu, biz bunu 1993’te basarız,” dedi Turhan Bey. Amanın! İki yıl nasıl beklerdim? Paniğe kapıldım. Cağaloğlunda yayıncılıkla ilgili neredeyse kim varsa herkes masalları okumuştu. Dosya elden ele dolaşıp durmuştu. Ya bir yerlerde başkasının adıyla basılırsa… Korkuyordum. (Henüz Telif Yasası çıkmamıştı, hiçbir güvence yoktu. )
“Ohooo, ben o kadar bekleyemem, iki yıl sonra yeni kitaplar yazar, size onları getiririm,” dedim, oysa başka kitap yazacağımı hiç düşünmüyordum. Dosyayı kibarca almak için öyle söylemiştim.
Kitabı masanın üzerinden kapıp kucakladım, teşekkür edip çıktım. Yine olmamıştı, ama en azından ağlayarak çıkmıyordum kapıdan. Umutluydum.
(* vefat)
Fotoğraflar, o günlerden.

BÖLÜM V

Kapı - 5 (1991)

Lise son sınıfta (1971), okulun yıllık hazırlığı grubunda ben de vardım. Yıllığın nasıl hazırlanacağı konusunda bize yardımcı olmak üzere Redhouse’dan Mr. Edmonds konuğumuz olmuştu. Birden onu hatırladım. Belki de en baştan Redhouse’a gitmeliydim; kucağımda kitabım, Bab-ı Ali’de boşuna dolanıp durmuştum.

Redhouse, Eminönü, Rıza Paşa yokuşu üzerindeydi. Geceyi Sevmeyen Çocuk’u kucaklayıp, yokuşu çıktım. Mr. Edmonds beni içtenlikle karşıladı, hedeflerimi, yapmak istediklerimi coşkuyla anlatmamı bekledi. Ne yazık ki yayınevinin kitap yayım bölümü lağvolmuş, ekip Amerika’ya geri çağrılmıştı. Redhouse artık yalnızca sözlük basarak varlığını sürdürecekti.
Ah, gecikmiş, kıl payı kaçırmıştım. “Ama… Amaaaa,” dedi… “Seni editörümüzle tanıştırayım. O sana yol gösterebilir.”
İşaret ettiği odaya girdim. Ahşap masanın gerisinde, uzun saçlı, sakallı bir adam oturuyordu. Adı Fatih Erdoğan'dı… Karşısında oturan konuğu da ressam Yıldırım Derya.

Yıllar sonra Fatih Erdoğan o günü, şu sözcüklerle anlatmıştı: “Yaptığın işten o denli emindin ve kitabı öylesine coşkuyla anlattın ki, beni de aynı heyecana kaptırdın.” Mavibulut, Fatih’in 1980’de kurduğu bir yayıneviydi. Redhouse’da görevi bitince, yeni bir yer arayışı ile kendi yayınevinin başına geçti. İlk sığınılan yeri hatırlıyorum. Bir arkadaşının badana boya yapıldığı için boş olan mağazasında konuşlanmıştı. Geceyi Sevmeyen Çocuk’un, siyah paspartu üzerine fırçayla beyaz boya sıçratarak hazırladığım kapak zeminine damlayan badana lekelerinin parlayan yıldızlarmış gibi benim sıçrattığım yıldızların yanı sıra kapakta yer aldığın, kitap basıldıktan çok sonra fark ettik. O badana lekeleri uzun yıllar bana o günlerin anısını hatırlattı.

Fotoğraflardan birinde, Fatih Erdoğan Redhouse’daki masasının başında.
Diğer fotoğraflar ilk kitabım Geceyi Sevmeyen Çocuk yayınlandıktan sonraki sevincimi, heyecanımı görselleştiriyor. Yanımda görünen çocuklar, kitabın resimlerini çizen yetenekli çocukların birkaçı. İlk çocuk kitabım kucağımda, ben 39 yaşındayım... 

Bitti!

Okunma 480 kez