Çocuk ve Gençlik Edebiyatı'nda 30.yıl

(2 oy)

Tanıtım

Tanıdığım Aytül Akal

e.sabri

Yok, onun Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatına olan ömür boyu adanmışlığından söz etmeyeceğim.
Günümüz için kırk yedi yıllık yazın yaşamı ve 30 yıllık Çocuk Yazını içinde yer almış, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nce adına düzenlenen bilgi şöleninden, akademisyenlerce hakkında yapılmış araştırmalardan, yazılmış kitaplardan, makalelerden, tezlerden, üç kez Alma Ödülleri için Türkiye adayı olduğundan, 183 kitabından, kaç tanesinin yabancı dillere çevrildiğinden dem vurmayacağım.
Sosyal projelerine, toplum adına yaptığı önderliğe ve Internet üzerinde hemen bulanabilen diğer bilgilere de değinmeyeceğim.
Bunlar, alışılmışın çok dışında, özgün bir sanatçı için oldukça sıradan kalırdı, ama neden Çocuk ve Gençlik yazını onun ilgi alanı?
Bilindiği gibi, hikâye, masal anlatmak, değerlerimizin sonraki kuşaklara aktarılmasının, paylaşılmasının en güçlü yoludur. Değerlerimiz de, toplumsal ya da bireysel, düşünerek değil ama onları yakalayıp biriktirerek oluşur. Aytül Akal’ın kitapları ve anlattığı güne şahitlik eden öyküler de aslında özenle gelecek kuşaklara aktarmaya çalıştığı değerlerimiz ile yakından ilgilidir. Yazdığı kitapların türü ne olursa olsun, sayısal olarak algıları ve yaşantımız içinden yakaladıklarının toplumsal önemini de vurguluyor. Akal kitaplarından yapılabilecek en basit çıkarımlar bile okuyucu olarak bizlere ışık tutuyor, değerlerimizi yakalamamıza yardımcı oluyor.
Çocukken kendisine okunan ya da okudukları kitapları, bugün kendi çocuklarına aynı zevk ve duygular içinde okuyan annelerin olağanüstü sayısı da görüşümü sonuna kadar destekliyor. Onu, düşünceleri ve yapıtları nedeni ile doğru rol model haline getiriyor.
Tanıdığım Aytül Akal’ın renkli düğmelerden kitaplara olan yolculuğu, onun da ailesinden aldığı değerler ile ne denli ilgili olduğunu anlatıyor bizlere. Abartısız, dürüst, alçak gönüllü, paha’dan çok değer’lere olan inancı, paylaşımcılığı, çocuk kalışı, özgünlüğü, yardım severliği, eşitlik duygusu, saygı anlayışı, aile ve çevre bilinci, değerbilirlik yazar olarak ona olan güven duygularımızı haklı çıkarıyor.
Milyonlarca okurundan her hangi birine sorsak “O çok renkli bir insan” derler.
Bu noktada tanıdığım Aytül Akal’ı betimleyebileceğini düşündüğüm kişisel görüşler yerine, dürtüleri ile yaptığı paylaşımlarına göz atıp, derleme yapmak, öykülerinin arkasındaki kişiliği görmek adına daha doğru ve en eksiksiz yol gibi görünüyor.

Sosyal Medya’daki paylaşımları, aslında üretmeye yönelik dürtülerini ve öz belirlediği öykülerinin tam da kendisi olduğunu gösteriyor.

O, çıplak gözle görülebilen yıldızlardan…

 “Her renk, ancak diğerleriyle yan yana geldiğinde kendi renginin güzelliğini yansıtabilir. Doğa rengârenk. Meyvesi sebzesi, yaprağı çiçeği, renk renk. Evlerimizdeki eşyalar, perdelerimiz, örtülerimiz, giysilerimiz, renk renk. Baştan sona beyaz, mavi ya da kırmızı bir odada, görünmez olurdu tüm aynı renkte eşyalar. Renkler birbirlerini var ediyor, bir diğerine değer katıyor.
Biz insanlar niye beceremiyoruz?”

*
Kim bilir kaç yıl önceydi… Komşu Kapısı denen sevimli bir mekânda buluşup yazın hayatımızın derinliklerine dalmak Tülin Kozikoğlu'nun fikriydi.
1974’te Hayat Mecmuası ile başladığım yazın serüveni anlatmıştım o akşam. Sevgili Doğan Gündüz araştırmacı kimliğiyle 1982 yılında yayımlanan şiir kitabımı bile ele geçirmiş, ilk yazımın yayımlandığı Hayat Mecmuası'na kadar beni bile şaşırtan ne bağlantılar çıkartmıştı ortaya.
Yazar, çizer, editör arkadaşlar, "işten çıktım, yorgunum" demeden dinlemeye gelmişlerdi.
Şapka çekilişi, armağan kitaplar, çikolata ikramları ve neler neler...
Hayat rastlantılar yumağı mı, yoksa rastlantıları izleyip bağlantıları kuran bizler miyiz?

*
A ha ha! Ben de epeydir uzaydan mı geldim, nedir diye kendimden kuşkulanıyordum. Medyada bu listeye rastlayınca aydınlandım: Çocukken bize böyle bir eğitim vermişlerdi, demek o yüzden özellikle son on yıllarda kendimi uyumsuz, aykırı, hatta huysuz bulurmuşum.
Listedeki çoğu kural ve fazlası çocukken hem evde, hem okulda tekrar tekrar anlatılmıştı.
Böyle bir dersimiz vardı yahu!
Yabancılara ve yaşça büyüklere “siz”, diye hitap edilmesi, insanlara bey, hanım diye hitap edilmesinin saygı göstergesi olduğu...
Çatal bıçak nasıl kullanılır diye bile öğretilirdi. Şimdilerde plastik bıçak dahi kullanılmıyor okul yemekhanelerinde.
Kitap imzalatırken ortalığa aksırıp öksüren çocuklar oluyor. Ah, esnerken bile ağzımızı kapatmayı öğrenmiştik biz!
Telefonda kendini tanıtmak da neymiş, e-postaya kendi ismini yazmayan yetişkinler var. O zaman ben de onlara e-posta adlarıyla yanıt veriyorum: Sayın mavikuş, Sayın aslanparçası, Sayın prenses gibi…
Yüksek sesle konuşmak ise tuhaf bir hastalık.
Ah hele oteller… Sabahlara kadar bangır bangır maç yorumları, açık oturum tartışmaları, gürültülü misafir ağırlamaları…
Hele o yerlere tükürmek ve çöp atma konusuna hiç mi girmesem?
Her maddeyi ayrı ayrı konuşabilirim ama birkaçının nezdimde geçersiz olduğunu da söyleyebilirim. Uzun kalan misafir de ne oluyor? Ne kadar uzun? Gün, ay, yıl? Şatoda mı oturuyoruz, kaç odamız var evimizde ki, kaç uzun misafir ağırlayacağız?
Erkeği olmayan eve erkek arkadaşların girmemesi? Hop hop, cinsiyetçilik, ayrımcılık ve ayrıca hakaret yani.
Yemek davetinde yemeklerin geciktirilmemesini de anlayamadım. Ya mutfakta tüp bittiyse, tencere devrildiyse, yemek yandıysa... Bir göz atın bakalım listeye. Kaçını biliyorsunuz, kaçını çocuklarınıza da aktarıyorsunuz?
Bu yazıyı yazarken görseldeki listede olmayan daha bir sürü nezaket kuralı hatırladım. Sizin de hatırladıklarınız var mı?

*
"Blu daymınd heeerrr kadının hakkı…"
Bu reklam sizi de rahatsız ediyor mu?
Estetik biçkide Ajda’ya bin basabilecek ünlü bir artist sabah akşam diji kanallarında sizin de beyninizi bu sözlerle yıkıyor mu?
Hayır, HAYIR! Her kadının hakkı aptal bir elmas olamaz.
Aklımda öyle çok şey var ki “Her kadının hakkı” olduğunu düşündüğüm…
Sizin aklınızda ne var?

*
Pandemiden bize kalan anılar…
İş arkadaşlarımın morali benden sorulur.
@songulozsoyyy‘dan el yapımı tasarım kolyeler, geliri Balat Hastanesi bağışlanan el yapımı maskeler…
Günümüz sevinç̧ dolsun, direnç̧ gücümüz olsun... Her şeye rağmen.

*
Günaydın…
Geçen hafta Atatürk Olmak adlı kitabın yeni formatından 5 adet armağan edebileceğimi yazmıştım. Gelen yanıtlar arasında seçim yapmak epey zorladı beni. Yanıtlarınız için çok ama çok teşekkür ederim. Zar zor karar vererek ve bir de ekleme yaparak 6 adresi listeledim.
İsim+adres+telefon rica edebilir miyim?

*
İş arkadaşlarıma salgın dönemi moral takviyesi armağanı.
Bilezikleri, Instagram üzerinden sipariş̧ etmiştim.
Dolaşın bakın ne harika şeyler var.
Benimki hangisi? :))
Hemen anlamışsınızdır….

*
Yetişkinler ara sıra da olsa çocuk olmayı unutmadıkları zaman dünya daha güzel olacak.
İçimizden bazılarının unutmadığına dair birkaç fotoğraf bırakıyorum buraya, moral olsun evrene…
Birdir bir, Aç kapıyı bezirgan başı, Halat çekme, Hulahop çevirme, Çizgi roman kahramanlarının düellosu,
Tabakları süsleyen civcivler, Piyangolar, Çekilişler, Yarışmalar, Mezat, Skeç, Şiir okuma, Anı anlatma, Origami, Edebiyat sınavı... ve daha neler neler var aslında ya hepsini birden hatırlamak zor; bakınca ben de şaşırıyorum nasıl ev sahipliği yapmışım bu kapsamlı toplantılara diye. Yaratıcılık, üretim, uygulama, çalışmaya hazır ekip arkadaşlarım, hepsi devam da… Galiba gönlüm yorgun artık.
Şu Dünya’daki kısacık konukluğumuzda kendimizi geliştirip Dünya’ya nice renkler katabilecekken, içi boş egoların ayar çekme yarışının seyrinde kalmak mı, cehaletin cesaret sanıldığına şaşmak mı?
Fotoğraflar: Kadir İncesu ve Aydın İleri

*
Sadece yazarken değil, okurken de öykünün ayrıntılarıyla ilgili araştırma yaparım. Örneğin, dinozorla bir çocuğun arkadaşlığını konu alan bir öykü yazabilirsiniz, ama öykünüzde Tyrannosaurus – Rex’e “ot" yediremezsiniz. Aynı şekilde Stagosaurus’a “et" yedirmek de yanlış bilgi olur.
Diyelim ki öykülerin kahramanı köstebek. Biri şehirde kalacak yer arıyor, diğeri karanlıktan korkuyor. Araştırdım hemen: “Köstebeklerin gözleri neredeyse kör denebilecek kadar zayıftır; ancak az da olsa ışığı 'hissedebilirler'.” Hissetmek yani, görmek değil! Peki ama köstebeğin biri gayet net görüyor, öteki ışığın ne olduğunu bilmezken ve karanlığın içine doğmuşken, karanlıktan korkuyor!
Ne yani, Süperman’in uçtuğuna, Örümcek Adam’ın düz duvara tırmandığına inandım da, köstebeğin keskin görme yetisine mi inanmadım? Evet ama Süpermen’in, farklı yerçekimi gücünde olan Krypton Gezegeni’nden geldiği ya da Örümcek Adam’ın radyoaktif bir örümcek tarafından ısırıldığı gibi, köstebeğe de fantastik bir gerekçe sunulsa, inanmaya hazırım aslında. Hani yakınlarına yıldırım düşer, yer altında radyoaktif bir ışına maruz kalır, sihirli bir ot yer ve gözleri görmeye başlar vs vs.. Bir dakika! Köstebek ot mu yer, araştırmak gerek önce...
Bir başka kitapta, belirli bir kuş cinsi seçilmişti karakter olarak. Öyküde, ağacın en alt dalında yuva yapıp altı da yumurta bıraktığı yazıyordu. Yazar yuvayı özellikle alt dalda kurmuş, çünkü kurgusuna göre bir sonraki sayfada çocuklardan birinin attığı top, yuvaya isabet edecek. Araştırdım... Yooo, olamaz! O cins kuşlar, yüksek ağaçların en üst dallarında yuva yaparmış meğer. Üstelik bir defada iki ya da üç yumurtadan fazla yumurtlamazlarmış. İşte bu olmaz.
Yine yıllar önce okuduğum bir romanda, öğrenci, laboratuvarda işledikleri dersin sonunda, cıvanın yüzeye yapışmama özelliğinden pek hoşlanmış, cıvayla oynamak için öğretmeninden izin istiyor!! Öğretmeni de, “Dikkat et ama düşürme, cıva çok pahalıdır,” diyor. Amanın! Cıva ZEHİRLİ bir elementtir, solumak bile öldürür.
Her şeyi bilmek zorunda değiliz elbette. Araştırma bunun için var…
Özellikle çocuklar için yazarken, çok iyi bildiğimizi sandığımız bilgilerin bile defalarca sağlamasını yapmalıyız.

*
Anneyiz ama insanız.
Biraz da çılgınız.
Sık sık hata da yaparız, yapmalıyız da.
Çocuklar, anne ve babaların da “insan" olduklarını görmeliler ki onlar da insan olsunlar, gerçekte hiç var olmayan “mükemmellik” peşinde hayatı kendilerine zehir etmesinler.

*
Günler salyangoz yavaşlığında kayarken, bilmediğim şeylerin yanı sıra merak ettiklerim de çoğalıyor.
Kimi ilk kez izlenen, kimi defalarca dönüp duran sinema filmleri ya da televizyon dizileri, evrile çevrile daha kaç kez izlenebilir?
Yeni filmler üretilemeyeceğine göre, 2020 yılı sinema ve televizyon tarihinde, başka birçok iş dalı gibi, bomboş, kara bir delik olarak mı yer alacak?
Ya da 2020’de çekilecek filmlerde, artistler maske mi takacak?
Sosyal mesafeyi korumak gereğiyle sarılmadan, öpüşmeden, el ele tutuşmadan, gerçekte aynı karede bile görünmeden mi çekimleri yapılıp montajlanacak?
Yoksa bilgisayarda artistlerin avatarları üretilip de, filmlerde avatarlar mı oynatılacak?

*
Eskiden düğmeler hep beyazdı. İlk resimde gördüğünüz babamın boyadığı düğmelerden kalanlar... İkinci resimde benzerlerinin boyanmamış halleri.
50 yıldan fazla geçmesine rağmen boyaları silinmemiş.
Bu düğmeler, kim bilir hangi kadının paltosu ya da tayyörü için boyanmıştı. Babam içlerinden seçmeleri için mutlaka 1-2 tane fazla boyardı. Ayrıca kadın müşteriler kaprisli olurdu, beş düğme sipariş eden ya son dakikada bir iki tane fazla isterse ne olacaktı? Yeniden boya hazırlamak, aynı renkleri tutturmak kolay mı?
Ne bilsin ki o yedekler bize anı kalacak...

*
Bu sabah işe gelirken yolda düşündüm.
Babam öleli kırk yıldan fazla oldu. Anneannem, babaannem, dedem daha da fazla. Teyzem yok, dayılarım yok, amcalarım yok, çoktan göçtüler. Kuzenler bile birer birer...
Bir annem kalmış̧ geriye!
Tülin Kozikoğlu’nun "Aman Nazar Değmesin" adlı kitabını götüreyim ona bu pazar. Okuyacağından değil tabii. Hatta evde gözüne fazlalık gelirse, bir sonraki hafta “Al götür bunu” da diyebilir.
Mıy Mıy Teyze ya kendisi…
Uzun ömrün nedeni Mıy Mıy olmak mı yoksa???
Sizce uzun yaşamın sırrı nedir?

Fotoğraf 2017’deki "Ben de Uzaylıyım" temalı yaz partisinden, Kadir İncesu’nun çekimi. 
Taç, Hafize Çınar’ın öğrencilerinin çalışması.

*
Ev halkı yine toplanmış, söyleniyor:

Peri: Eskiden pazar sabahları annesine giderdi. Sokağa çıkma yasağı olmasaydı keşke…
Melek: Yok yok yine gidemezdi. Haftalardır işe bile gidemiyor baksana.
Peri: Offf ya, ne zamandır rahatça uçamıyoruz evin içinde.
Elf: Bana da öğretsenize şu uçma işini yaaa.
Melek: Canlı yayında bizden acayip rol çalıyor ama, kafada taçlar falan.
Elf: Uçmak diyorum… Ben de uçmak istiyorum.
Peri: İyi ki sihirli değneği sakladık. Yayında onu da alırdı eline valla.
Melek: Alsın yaaa, n’olcak. Nasıl kullanacağını bilmiyor nasılsa.
Sihirli Değnek: Aaa, beni cadıdan saklıyorsunuz sanıyordum.
Cadı: Bana versenize şu değneği, çok güzel bir şey yapacağım.
Elf: Yahu beni duyan yok mu? Alooo?
Peri: Ben diyorum ki, bir gün deli kadın evdeyken uçalım, bakalım ne yapacak... Elf: Yaaa, ben? Ben de uçmak istiyorum…
Cadı: Değneği verin, kadını arıya çevireyim, bari bal falan yapsın, bir işe yarasın.
Peri: Yok ya, arı dersin ejderhaya çevirirsin, sana güven olmaz.
Cadı: Hayret bir şey… Adım çıkmış kötüye… İyi kalpli cadıyım ben.
Sihirli Değnek: Peh! İyiymiş! Evde cam sehpayı durduk yerde paramparça eden, büfenin rafını aşağıya indirip bardakları kıran, banyonun lambasını bozan, sen değil miydin?
Cadı: Şakaydı onlar, içimde bir dirhem kötülük yok.
Hepsi: Susun, deli kadın geliyor…
Elf: Beni uçurmazsanız susmam!
Sihirli Değnek: Alın işte, hepinizi uçurayım da aklınız başınıza gelsin.

*
Elbet canlanacak renkler
Açacak marketler, çiçekçiler
Elbet akacak yine yaşam
Okullara, işlere, trafiğe devam
Birgün kuaför koltuğunda
Yine renklere bulanacağım
İş yerimde toka bulamayıp
Saçımı kalemle toplayacağım

*

Okunma 309 kez